Dogville
Güncelleme tarihi: 30 Ağu
Lars Von Trier’in yönetmenliğini yaptığı Dogville, zarafet ve lütuf anlamına gelen Grace’in hikâyesine âdeta tırmık geçirir. Dogville, sadistik eğilimler gösteren, günahlarına bir kulp bulma arayışındaki küçük bir kasabadır. Tam da bir günah keçisine ihtiyaç duydukları anda, "Dictum"dan kasabaya Grace girer. Kasaba halkı, Grace’in kalıp kalmayacağına dair ortak bir karar alır. Bu karar doğrultusunda Grace, iyilik yaparak herkesin gönlünü kazanabileceğine dair bir inanç geliştirir. Ancak zamanla kasaba, Grace üzerindeki baskıyı ve şiddeti artırır; Grace ise her seferinde affeder. Bu durum, Terry Eagleton’un trajedisinde olduğu gibi Grace’i, şiirsel adaletin olmadığı o bilinen yazgıya sürükler.
Trier, filmlerini Antik Yunan trajedisi gibi bölümlere ayırır. Bu bölümleme yalnızca teknik bir tercih değildir; sahnenin kendi içinde de karşılık bulur. Film, anlatıcının devreye girdiği bir prologla başlar. Prologdaki anlatıcı, bir koro işlevi görür. Kasabadan, coğrafyadan ve halkın iyiliğinden söz ederken, gösterim sahnesi bize işlerin hiç de öyle olmadığını gösterir. Bu tekinsizlik, seyirciyle mesafe yaratır. Dekor ve kamera kullanımı bu mesafeyi iyice çığrından çıkarır. Saydam duvarlardaki o aldatıcı yakınlık kadar, elde taşınan kameranın ürkekliği de uzaklığı çirkince yüzümüze vurur. Seyirci artık gözetleyendir; kasabaya katılır. Kamera sabit bir noktadan devinen karakterleri izler. Duvarları olmayan evlerde tebeşirle çizilmiş sınırlar kolayca silinebilir ve bu, kolektif suç örüntüsünü birbirine sıkıca bağlar. Kasaba tek bir organizma gibi hareket eder. Bu organizma, başından sonuna kadar iyicilliği ve kötücüllüğü birlikte yaratır. Grace bir evde tecavüze uğrarken herkes işinde gücündedir (!) Seyirci, yabancılaştığını röntgenler. Brecht’in etkisi buz gibidir; bunu Grace’e ve çocuklara acıyamadığımızda anlarız. Duvarların yokluğu ahlaki bir şeffaflık yaratmaz.
Grace, filmin sonunda "aşırı merhamet" kibrinden sıyrılarak içlerindeki kötülük nüvelerini yakar. Bu yakış, onun kendisini ilk kez "insan" konumuna koyduğu andır. Eagleton’un dediği gibi, şiirsel adalet anlayışından sıyrılır. Masum kurban ödüllendirilmez. Kötülük nüveleri etrafa saçıldıkça Grace’in ruhunda ve etinde derin yaralar açılır. Bu yaraları kazımakta zorlanan Grace, yazgısına boyun eğer: Güç. Ama güç bükülür. Eğer Grace, filmin başında babasının bahşettiği gücü kabul edip Dictum’dan / madenden geçmeseydi, başka bir hikâye olurdu. Orada güç, faydacılığa dönüşürdü. Trajedi, yazgıyı bilmek ve ona rağmen savaşmayı gerektirir. Filmin hüznü de buradan gelir.
Bireysel faydacılığın reddi vardır. Dogville’in dünyadan silinmesi gerektiğine dair derin bir inanç geliştirir.
Grace, kasabayı güç istencinin olmadığı bir yer olarak görür. "Buralar şehirlerden farksız, hatta daha kötü" söylemlerine kulaklarını tıkar. Sevilmek ve kabul edilmek için önce vermesi gerektiğine inanması, koşulların bu şekilde işlemesi, sonradan olacaklara zemin hazırlar. İnsanlara ruhunu açar. Zamanla bu açılan ruh yeterli gelmez (!) İşe yaramaz işler elzem olur; bedenler üzerinde tahakküm kurur. Çocuklar başına kahkaha fırlatır. Bacakları ve apış araları hak görülür. Kabullenmeyi reddettiğinde manipülasyona uğrar, tecavüze uğrar. Polisler onu bulmaya geldiğinde güç istencini eline alabilirdi. Oysa o, bunu kabul etmek yerine acılar içinde kalmayı seçer. Bu, iyiliğe olan istencinin ne kadar güçlü olduğunu gösterir. İyilikte çok ısrarlı olmak, çevresel koşullar uygun değilse yıkıma mı yol açar?
İyiliğin yeri genişlediğinde kötülük rahatça içinde cirit atabilir mi?
Bacaklarda ve apış aralarında kalmak hak görülür. Etta kendine yer edinmemiş sevgili, yaptığı iyiliklerin karşılığında "ben hiçbir zaman bedeninin üzerine çıkmadım" der. Aman ne büyük iyilik (!)
Daha az çalışanların, uykuya zar zor zaman ayıranlara "bahçemi bozdun, elmama yeterli hürmeti göstermedin" dediği bir çağda, kasabaları yakmayalım da çiçek mi ekelim? (?)
Bu film yalnızca bireysel iyiliğin yıkımı değil; aynı zamanda tahakküm altına alınmış ruhlar için bir başkaldırıdır.
Çevresel koşulların ürünü olduğumuz bu dünyada, güç istenciyle masumiyeti nasıl ortak bir paydada buluşturabiliriz? Soru kolay, cevap ise bir ömür. Kör topal bir terazide hep acı çekerek geçtiğimiz yollar, bazen gücün bazen masumiyetin zirve yaptığı anları artıracaktır.
Seyirci, yönetmenin oluşturmuş olduğu nihai sonuca gelir ve kasaba yakılır. Yine de köpek kurtarılmayı hak eder; başka biri kafasını sıkılmayı da. Organizmalar tek bir kütle hâlinde büzüşerek katledilir. Filmin sonunda geriye sadece hırlayan bir köpek kalır. Burada kinizme bir atıf vardır. Dünyanın riyakârlıklarını ifşa eden kinikler Grace’e havlamıştır; lakin Grace, özgür trajik hikâyesine ulaşmıştır (!)
Eagleton :
‘Mücadeleyi kaybetme fikrinde
hüzünlü bir varoluşsal çekicilik
faydacılığın son bir reddi vardır’



Yorumlar